|
|
 |
Okunma |
|
32
|
"Türk, bütün varlığı ve heyecanı ile islamiyete koşarken hasretle beklediği dine kavuşmanın mutluluğunu yaşamıştır. "Allah’tan başka ilah yoktur" diyen, "cihad" emri ile "alplik ruhunu" besleyen, öte yandan "hak yolda"
alimlerin akıttığı mürekkebi, şehid kanından daha mübarek bulan
islamiyet, kısa zamanda Türk’ün ruhunu keşfetmekle kalmamış, Türk’ü
yeniden Türk’e buldurmuştur."
Seyyid Ahmed Arvasi
İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte millet olma sürecini tamamlayan Türkler kısa sürede islamiyeti bir "dünya dini"
haline getirmiş,hakimiyeti altında olsun ya da olmasın tüm müslüman
azınlıkları koruyup kollama görevini üstlenmişlerdir. Tarihte hiçbir
millete nasip olmayacak kadar köklü ve güçlü imparatorluklar kuran Türk
Milleti, bu gücünü hiç şüphesiz İslam dininden almıştır.
Tarihte
hiçbir millete nasip olmayacak kadar köklü ve güçlü imparatorluklar
kuran Türk Milleti bu gücünü hiç şüphesiz İslam dininden almıştır.
Türklerin İslamiyeti kabulünün en önemli sonucu, islam dinine
girmeleriyle millet olma sürecini tamamlayan Türklerin kısa süre
içerisinde islamiyeti bir "dünya dini" haline getirmeleri olmuştur.
Türkleri İslamiyete Yakınlaştıran Sebepler Türkleri
islamiyete yakınlaştıran en önemli sebep, tevhid inancı olmuştur.
Allah'ın birliği inancı Türkler’de çok yaygın olan bir inançtı. Din
adamlarını huzuruna çağıran Mengü Kağan, "biz tek Tanrı’nın varlığına, onun sayesinde yaşadığımıza ve onun emri ile öldüğümüze inanıyoruz" demişti. (Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.15)
Türklerde Allah'ın birliği inancı "Kök Tengri" (Gök-Kainat Tanrısı)
olarak isimlendirilmişti. Türkler’in inançları ile islam inancı
arasındaki benzerlik sadece bununla sınırlı değildi. İslamiyet öncesi
Türkler ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kaza ve kadere
inanırlar ve kurban keserlerdi. Zina ve eşcinsellik kesinlikle yasaktı
ve hırsızlık ağır ceza ile cezalandırılırdı. (İ. Hami Danışmend, Türk Irkı Neden Müslüman Oldu, s.17)
Türklerin
islamiyeti kabul etmelerinde islam öncesi Türklerin inançları ile
islamiyet arasındaki büyük benzerlikler önemli rol oynamıştır. Bu
benzerlikleri kavradıkça islamiyete her geçen gün yakınlık duyan
Türkler, Emevi Valisi'nin Horosan'da İslamiyeti yaymak için cami ve
medrese açmasına hiçbir tepki göstermemiştir. Bu yakınlaşma süreci Arap
Müslümanlarla Türklerin ortak düşmanları olan Çinlilere karşı omuz omuza
mücadele etmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.
Dünya Tarihinin Dönüm Noktası Türkler’in İslam dini ve müslüman Araplarla tanışmasına vesile olan "Talas Savaşı"ndan
Çin Ordusu karşısında zorlanan Müslümanların yardımına Türk süvarileri
yetişmiştir. Savaşı izleyen Karluk beyinin emriyle savaş alanına giren
Türk süvarileri karşısında neye uğradıklarını şaşıran Çinliler Talas
Savaşı’nda yenilgiye uğramışlardır. Bu savaşın ardından islamiyet
Maveraünnehr’de kalıcı hale gelmiş ve Türkler de uzun zaman Çin
tehlikesinden kurtulmuşlardır.
Bölgeye adım atan Müslüman
Araplar, Türklerin yüksek ahlaklarını, idarecilik ve savaştaki üstün
meziyetlerini yakından tanıma imkanı bulmuşlardır. Bu savaş sonucunda,
Türklerin islamiyete girmesiyle bu dinin kısa sürede bir "dünya dini"
olacağı inancı doğmuştur. Türklerin müslüman Arapları, Arapların da
Türkleri tanımasına neden olan "Talas Savaşı" dünya tarihi için bir
dönüm noktası olmuştur.
Talas Savaşı’nın ardından kitleler
halinde islam dinine geçen Türkler, iddia edilenlerin aksine hiçbir
zorlama ile karşılaşmamışlardır:
"Türkler, İslamiyeti samimi
olarak, kendi istekleriyle, hiçbir zorlama ve dış baskı olmaksızın kitle
halinde kabul edince, tarihlerinin yeni bir devresine ayak basmış
oluyorlardı… Türkler müslüman olmak suretiyle Türklüklerini kemale
erdirmiş, adeta tamamlamışlardı." Müslüman Olmayan Türklerin Akibeti Türkler
islamiyeti kabul etmeselerdi hiç şüphesiz tarihteki milletler
mezarlığına gömülürlerdi. İslamiyeti kabul etmeden çeşitli uzakdoğu
dinlerinin etkisi altında kalan Türkler, bu dinlerden olumsuz şekilde
etkilenmiştir.İslamiyeti kabul etmeyen Türk boyları, tarih boyunca milli
kültürlerini kaybetmeye mahkum olmuşlardır. Nitekim Budizmi eden
Tabgaçlar, Museviliği Hazarlar bugün Türklüklerini tamamen
kaybetmişlerdir. Allah’ın insanlığa son mesajı olan Kuran’ın yolunu
izleyen hiçbir boyu benliğini kaybetmemiştir.
Türklerin
islamiyeti kabulünden çok önce M.S 375 yılında Avrupa’ya ayak basan ilk
Türkler olarak tarihe geçen Hunlar, siyasi ve askeri açıdan uzun yıllar
kendinden söz ettirmiş ancak çeşitli uzakdoğu dinlerinin etkisi altında
kaldıkları için Türklüklerini kaybetmişlerdir. Büyük bir kısmı
Hristiyanlaşan bu Hun Türkleri sosyal asimilasyona uğrayarak milli
varlıklarını kaybetmişlerdir. Dün olduğu gibi bugün de Müslüman olmak ve
islamiyetin gereklerine uygun bir yaşam sürmek Türk Milleti’nin varlık
şartı olarak önemini korumaktadır. (Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.17)
Türklerin İslam Dünyasındaki Liderliği İslamiyeti kabul eden Türkler "İlahi Kelimetullah"
davası uğruna tüm dünyaya Türk-İslam adalet ve hoşgörüsünü götürmekle
kalmamış, hakimiyeti altında 30’dan fazla din ve ırktan insanı koruyup
kollamayı kendisine vazife bilmiştir.
Türkler İslam dünyasının
önderlik görevini ilk olarak Selçuklu Devleti zamanında kazanmışlardı.
Selçuklu devleti ve onun mirası üzerine korulan Osmanlı Devleti,
sınırları içerisinde olsun ya da olmasın islam ülkelerine yapılan
saldırıları kendi ülkesine yapılan bir saldırı olarak kabul ediyordu.
Yavuz Sultan Selim Mısır’da hüküm süren Memlüklü Devleti’ne son vermesi
üzerine islam dünyasının önderliği manevi olarak da Türklere geçti ve
tüm islam dünyasının başkenti İstanbul oldu.
Mısır’ın ardından
Kuzey Afrika ülkeleri de birer birer Osmanlı sınırlarına dahil edildi.
İspanyol işgaline uğrayan Cezayir’e çıkarma yapan Barbaros Hayrettin
Paşa bölge halkının sevgi gösterileriyle karşılandı. Türklerin Cezayir’e
adım atışıyla birlikte İspanyolların ve İspanyollarla işbirliği
içerisinde bulunan Cezayirli yöneticilerin halka yapmış oldukları zulüm
son buldu.Cezayir’le birlikte Tunus, Fas, Libya, Irak, Körfez Ülkeleri
ve Yemen’de Osmanlı topraklarına dahil edildi.
Türkler hakimiyeti
altındaki topraklarda hiçbir zaman emperyalist bir yaklaşım içerisinde
olmadı. Özellikle halkı müslüman olan ülkelerdeki insanlar, her alanda
Türklerle eşit haklara sahipti. Arap halkları İslamiyete yapmış
oldukları hizmetlerden dolayı Osmanlı Sultanlarına ve Türklere büyük
sempati duyuyorlar ve "kavmi necip" olarak isimlendiriyorlardı. 4.
yüzyıl Türk idaresi altında yaşayan Araplar, her türlü iç ve dış
saldırıya karşı güven içinde bir yaşam sürdüler.
19. asırda
bölgedeki doğal kaynaklara göz diken Batı ülkelerinin kışkırtmalarıyla
Arap ülkelerinde esen bağımsızlık rüzgarı iddia edilenin aksine huzur ve
güven ortamı sağlamadı. "Türkler Arap ülkelerinde sömürgecidir"
iddiasıyla Arapları kışkırtılan Batılı güçler, 2. Dünya Savaşı sonuna
kadar bu ülkeleri emperyalist çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır.
|
Yorumlar |
|
|